Benim dedem derdi, dermiş diyelim çünkü ben dedemi görmedim, "boğaz boğum boğumdur" diye bir dedesözü. Atasözlerinde geçiyordur belki hiç araştırmadım, sözü çok duydum annemden. Yeni şeyler gördükçe duydukça dinledikçe birisinden benzer bir şey duydum "bin düşün bir yaz" şeklinde, iki laf da aynı kapının anahtarı aslında. Çoğu zaman düşünüp arada sırada düşündüklerimi buraya düşüreyim dedim... Ben kim miyim? Hiçkimse ve de herkes.

 

antikadam:

anlatamadığım şeyler var. anlatamadığım için de unutamıyorum. unutamadığım için, sürekli içimde bir yerleri kemiriyor. durmadan kemiriyor. sürekli uğraşıp duruyorum ama hiçbir kelimenin kalıbına uymuyor. olmuyor. anlatamadığım şeylerden bahsederken, sadece ”anlatamadığım şeyler” diyebiliyorum. ötesi yok. anlaşılmaya ihtiyacım var. ama anlatamıyorum. kahretsin!

Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün. Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum.
AŞTİ’de ablamızı bekliyoruz. Soldaki beyaz şapkalı amca gitti geldi, gitti geldi… Bir şey dedi, duyamadım. Kulaklık… Çıkarttım. "Şu yüzünün halini gördün mü hiç? Napcan be oğlum, her şey geçmez. En azından bunu bil, bilene iyi laftır, her şey biter bir nefeste." dedi. Ben ne dedim? Ne diycem la, irkildim. Eve dönüşte, otobüste, yanımda benden yaşça büyük birisi "camı açar mısın?" dedi. Sanırım sarhoştu biraz ama… Sadece dediğini yaptım, bir şey demedim. Hakkını helal et, dedi. 

Yaklaştığını hissettiğin an, içine dolan huzur ve hüzün… Belki çok uzak, belki çok yakın… İkinci olasılık dilektir.

AŞTİ’de ablamızı bekliyoruz. Soldaki beyaz şapkalı amca gitti geldi, gitti geldi… Bir şey dedi, duyamadım. Kulaklık… Çıkarttım. "Şu yüzünün halini gördün mü hiç? Napcan be oğlum, her şey geçmez. En azından bunu bil, bilene iyi laftır, her şey biter bir nefeste." dedi. Ben ne dedim? Ne diycem la, irkildim. Eve dönüşte, otobüste, yanımda benden yaşça büyük birisi "camı açar mısın?" dedi. Sanırım sarhoştu biraz ama… Sadece dediğini yaptım, bir şey demedim. Hakkını helal et, dedi.

Yaklaştığını hissettiğin an, içine dolan huzur ve hüzün… Belki çok uzak, belki çok yakın… İkinci olasılık dilektir.

Hiçbir ceket üstünüze yakışmıyorsa
O ceketin vatkası yanlışsa
Çekip gitmek şerefli bir fötr olur kafanızda
Mutsuz, yarım ama gururla takabilirsiniz bu şapkayı
Size çok şey yakışır ey tüm dünya mağrurları.

Hiçbir ceket üstünüze yakışmıyorsa
O ceketin vatkası yanlışsa
Çekip gitmek şerefli bir fötr olur kafanızda
Mutsuz, yarım ama gururla takabilirsiniz bu şapkayı
Size çok şey yakışır ey tüm dünya mağrurları.

Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.

Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.

Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”

Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.”

Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.

Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.

Yaratıldık birimiz; birimiz için. Belki de birbirimiz için. Bak bi, belki de görmen için yazıyorum, rüyaları bölmen için!

Ve biz o gün ağladık azizim. Sessizce ve iç çeke çeke. Böyle ağlayan bir erkek görürseniz hiçbir şey yapmayın. Bacağı kırılan atlara gösterilen muameleyi o adama yapabilirseniz eyvallah. Tek yapabileceğiniz belki de budur. Şimdiye kadar çok az kişi yapabildi bunu.

Biz o gün ağladık azizim. Sessizce ve iç çeke çeke. İki aşık ve mutlu adam gördü o hali. Birisi omzumuza dokundu. Böyle bir portre görülmemiştir…

İnsan bir şeyleri kendine anlatırken güçlük çekiyor ve ağlamamak için zor tutuyorken kendini; nasıl başkasına anlatabilir o “bir şeyler”i? Fakat işte kendimize kıyamıyoruz ama başkasına kıyabiliyoruz, bencilce bir zalimlikten başka nedir insanoğlunun hamuru?

Testi çözdük, negzel de Mecnun Ç. çıktık.

"Her şeyden önce siz bu oyunu bozarsınız. Var oluşunuz bir şeyleri bozmak… Pardon batırmak üzerine kurulmuş zaten. Olsun be canlar, bilumum ‘paslı çivi’lerin, ‘duş perde’lerinin kazandığı bu dünyada bazıları da kaybetsin be! Keşke herkes senin gibi afilli kaybetse be…"

Hey yavrum bee…

(Türkçe Rap’in en şair adamıdır: Karaçalı aka Muhammed Ali.)

Cılız bir rüzgar esse, dağılır kokun, gelir siner gölgeme, tam binlerce kilometre öteden,
Ben; yanan, hançerlenmiş bir yağmur çocuğu, bir kendimi getirebildim tam bin dereden!
Beni tut, beni sev, ben umut, benim için öl ama görünme, beni git unut!
Sonra aynı perdeler ve aynı sahneler ve gözünde aynı kamerayla tekrar başa sar dur!..
Bağır yağmur, kana gölgem, sana feda iki yakası bir İstanbul.
ve vesairelerle geçen ömrün içinde tek ben mi yaşar durur?
Coğrafyayla aramda tensel bağ olmadı,
Bedenim kiralık, aklım dört kitaptan alıntı.
Muştula herkese ev sahibi elçi yollamış,
“Sevgi” denen şey güzelmiş, “rivayet” yalanmış…
Steril zaman dev aşkları devralırken,
Stabilize boşluk seni içine rehnalırken,
Ali serum şişelerinden hayat alırken(!)
“Aşk içinde yalnızlık, yalnızlıkta aşk var bugün..”
Dedim: “Rape selef diye beni atadı Rahman!”
Sen beyaz geceliğinle hep orda kal…
Sen gönlüme sultan, tahtın pamuktan,
Ali işte rap viranesinde taçsız kral!..

Jargon Fanzin yedinci sayısındaki yazımdır.

Geniş Zamanlarda Kasvet

Ben şarkı söylerken, kulaklarının arkasına ellerinle destek yapıp beni daha iyi duyabilmek için başvurduğun hale benzemiyordu hiçbir güzellik ama yine de…

Hiçbir siliş-siliniş; yazdığın her şeyi önüne koyup, ağladığında gözyaşlarını silmek gibi de olmuyordu. Her şey bir günlük edasıyla sayfa sayfa önünde… O günlükte ben yokum, onu biliyoruz. Teselli mi, yangınıma körük mü oluyor bu bilemedim ama… Teker teker yırtarak ellerine dolduruyorsun, doldurabildiğin kadar kağıt parçasını. –Yaşanan onca şeye kağıt parçası demek ne kadar zalimce değil mi? Tabi ben yapınca zalimlik olur, sen yapınca “olması gereken”. – Sonra Ankara Kalesi’nin en rüzgarlı ve uçurumu en davetkâr yerine geçiyorsun –kim bilir kaç ruh kendini salıvermişti buradan aşağıya, sen kal ben giderim–, ellerini açıp bekliyorsun, rüzgar ellerindeki hayatı alıp süpürsün diye…

Hiçbir yenilenme, bir çocuğun gözlerindeki umut kadar parlak bir şekilde görünmüyordu insanın gözüne. Bir çocuğun gözlerindeki umut bir gözyaşıyla silinip gider, bir bisiklet alınması ihtimaliyle daha kuvvetli bir şekilde gelir yerine. Ben demiyorum ki sana sen bana bisiklet al, ben diyorum ki gel beraber bisiklete binelim. Çocukluğumda hiç bisikletim olmamıştı biliyor musun? Aslında bir tane oldu, anısı derindir bir ara sorarsan anlatırım, o da iki günde kırıldı. Mübalağa yok vallaha, iki gün… İki günlük sevinçlerim oldu benim, sadece.

Ve hiçbir sessizlik; seni, evinize götüren otobüsün durağına bıraktığım zamanki gibi güzel bir sessizlik de olmuyordu. Senin, ellerini “tamam ben her şeyi kabul ediyorum” gibi tutuşturman da, aslında olayları benim istediğim gibi kabul ettiğin anlamına gelmiyordu. Genellikle benim istediğim gibi kabul etmiyordun hiçbir şeyi zaten.

…

Yol boyunca duraklamak ve park etmek yasakmıştı. Yol boyunca ağlamak ve kendi kendine söylenmenin yasak olmadığı bir sokaktan geçtiğim için rahatça koyverdim ben de. Gece belli bir saatten sonra zaten her sokak böyledir. Ama o “belli bir saat”in ne olduğunu henüz bulabilmiş değilim. Hep geçtiğim o sokağın, hep durduğum o lambasının altında, hep benim gözyaşlarıma katlanan sokak kedileriyle geçirdim geceyi. Birkaç bira kutusu, tuzlu fıstık, kediler için sosis kemik falan… Ah be kadın! Neyse, bir şey diyecektim ama vazgeçtim. Zaten bu isteğimi de kabul etmeyeceksin. Evet hükmen mağlubiyeti kabullenmek bu benimkisi… Duymayacağını bile bile, ıslak gözlerimi kapatarak, duyacağını düşünüp söyledim yine de: Seni ben sevdim!..

Bak buradaki söyleyiş tarzı da önemli, bundan bahsedilmiştir şarkılarda; “ben seni sevdim” değil de “seni ben sevdim” cümlelerindeki vurgu farkı… Yüklemden önce gelen kelimeye veya kelime grubuna yapılır vurgu. Türkçe derslerim hep iyiydi bilirsin. Sana karşı ise daha ağzından ilk çıkan kelimenin anne mi baba mı olduğu anlaşılamayan bir çocuğun Türkçe kabiliyetinden farksız kaldım hep… Seni ben sevdim kadın, ben… Vurguyu alıyor musun? Allah var yukarıda, hakkıyla sevdim. Geçmişte sevdim, şimdi seviyorum, gelecekte seveceğim, geniş zamana yay sen bu eylemi hatta. Ben öyle yaptım…

Hep geçtiğim o sokağın, hep durduğum o lambasının altında, hep benim gözyaşlarıma katlanan sokak kedileriyle bekledim seni kadın. Lamba da bozuk bu aralar yanmıyor. Yirmi metre ilerideki lambanın aydınlığının yettiği kadar oturuyoruz. Ve orada noldu biliyor musun o gece? Biliyorsun tabii… Gelmedin… Bu sefer belki, dememe rağmen gelmedin. Kendimi ne kadar inandırdıysam geleceğine, gelmeyişine de o kadar inanamadım. Şaşkınlığıma anlam veremedi kediler. Kedi sonuçta. Bir yere kadar anlıyorlar beni. Bir süre düşündüm. Kafamın içinde okuduğum kitaplardan cümleler, izlediğim filmlerden replikler, dinlediğim şarkılardan sözler, okuduğum şiirlerden dizeler… En keskin yerinden de Behzat Ç. vuruyordu kafama kafama. O an, hep geçtiğim o sokağa işte lambaya kedilere falana filana, kısaca yanıma gelecek kimse yoktu ama Behzat Ç. teselliyle karışık ağzıma sıçıvermişti işte: La oğlum, insan sevdiği adama şans verir la, sevdiği adama… Anladın mı? Ha?

Ben de böyle ağlıyorum ya, Allah da benim belamı versin.

Jargon Fanzin yedinci sayısındaki yazımdır.


Geniş Zamanlarda Kasvet

Ben şarkı söylerken, kulaklarının arkasına ellerinle destek yapıp beni daha iyi duyabilmek için başvurduğun hale benzemiyordu hiçbir güzellik ama yine de…

Hiçbir siliş-siliniş; yazdığın her şeyi önüne koyup, ağladığında gözyaşlarını silmek gibi de olmuyordu. Her şey bir günlük edasıyla sayfa sayfa önünde… O günlükte ben yokum, onu biliyoruz. Teselli mi, yangınıma körük mü oluyor bu bilemedim ama… Teker teker yırtarak ellerine dolduruyorsun, doldurabildiğin kadar kağıt parçasını. –Yaşanan onca şeye kağıt parçası demek ne kadar zalimce değil mi? Tabi ben yapınca zalimlik olur, sen yapınca “olması gereken”. – Sonra Ankara Kalesi’nin en rüzgarlı ve uçurumu en davetkâr yerine geçiyorsun –kim bilir kaç ruh kendini salıvermişti buradan aşağıya, sen kal ben giderim–, ellerini açıp bekliyorsun, rüzgar ellerindeki hayatı alıp süpürsün diye…

Hiçbir yenilenme, bir çocuğun gözlerindeki umut kadar parlak bir şekilde görünmüyordu insanın gözüne. Bir çocuğun gözlerindeki umut bir gözyaşıyla silinip gider, bir bisiklet alınması ihtimaliyle daha kuvvetli bir şekilde gelir yerine. Ben demiyorum ki sana sen bana bisiklet al, ben diyorum ki gel beraber bisiklete binelim. Çocukluğumda hiç bisikletim olmamıştı biliyor musun? Aslında bir tane oldu, anısı derindir bir ara sorarsan anlatırım, o da iki günde kırıldı. Mübalağa yok vallaha, iki gün… İki günlük sevinçlerim oldu benim, sadece.

Ve hiçbir sessizlik; seni, evinize götüren otobüsün durağına bıraktığım zamanki gibi güzel bir sessizlik de olmuyordu. Senin, ellerini “tamam ben her şeyi kabul ediyorum” gibi tutuşturman da, aslında olayları benim istediğim gibi kabul ettiğin anlamına gelmiyordu. Genellikle benim istediğim gibi kabul etmiyordun hiçbir şeyi zaten.

Yol boyunca duraklamak ve park etmek yasakmıştı. Yol boyunca ağlamak ve kendi kendine söylenmenin yasak olmadığı bir sokaktan geçtiğim için rahatça koyverdim ben de. Gece belli bir saatten sonra zaten her sokak böyledir. Ama o “belli bir saat”in ne olduğunu henüz bulabilmiş değilim. Hep geçtiğim o sokağın, hep durduğum o lambasının altında, hep benim gözyaşlarıma katlanan sokak kedileriyle geçirdim geceyi. Birkaç bira kutusu, tuzlu fıstık, kediler için sosis kemik falan… Ah be kadın! Neyse, bir şey diyecektim ama vazgeçtim. Zaten bu isteğimi de kabul etmeyeceksin. Evet hükmen mağlubiyeti kabullenmek bu benimkisi… Duymayacağını bile bile, ıslak gözlerimi kapatarak, duyacağını düşünüp söyledim yine de: Seni ben sevdim!..

Bak buradaki söyleyiş tarzı da önemli, bundan bahsedilmiştir şarkılarda; “ben seni sevdim” değil de “seni ben sevdim” cümlelerindeki vurgu farkı… Yüklemden önce gelen kelimeye veya kelime grubuna yapılır vurgu. Türkçe derslerim hep iyiydi bilirsin. Sana karşı ise daha ağzından ilk çıkan kelimenin anne mi baba mı olduğu anlaşılamayan bir çocuğun Türkçe kabiliyetinden farksız kaldım hep… Seni ben sevdim kadın, ben… Vurguyu alıyor musun? Allah var yukarıda, hakkıyla sevdim. Geçmişte sevdim, şimdi seviyorum, gelecekte seveceğim, geniş zamana yay sen bu eylemi hatta. Ben öyle yaptım…

Hep geçtiğim o sokağın, hep durduğum o lambasının altında, hep benim gözyaşlarıma katlanan sokak kedileriyle bekledim seni kadın. Lamba da bozuk bu aralar yanmıyor. Yirmi metre ilerideki lambanın aydınlığının yettiği kadar oturuyoruz. Ve orada noldu biliyor musun o gece? Biliyorsun tabii… Gelmedin… Bu sefer belki, dememe rağmen gelmedin. Kendimi ne kadar inandırdıysam geleceğine, gelmeyişine de o kadar inanamadım. Şaşkınlığıma anlam veremedi kediler. Kedi sonuçta. Bir yere kadar anlıyorlar beni. Bir süre düşündüm. Kafamın içinde okuduğum kitaplardan cümleler, izlediğim filmlerden replikler, dinlediğim şarkılardan sözler, okuduğum şiirlerden dizeler… En keskin yerinden de Behzat Ç. vuruyordu kafama kafama. O an, hep geçtiğim o sokağa işte lambaya kedilere falana filana, kısaca yanıma gelecek kimse yoktu ama Behzat Ç. teselliyle karışık ağzıma sıçıvermişti işte: La oğlum, insan sevdiği adama şans verir la, sevdiği adama… Anladın mı? Ha?

Ben de böyle ağlıyorum ya, Allah da benim belamı versin.

Bu böyledir…

”ey özgürlük” deyip sana sımsıkı sarılan birini unutamazsın. unutturmazlar.

kadeh tokuştururken ”sonsuza!” diyen birini unutamazsın. unutturmazlar.

başını koynuna gömüp ”canım oğlum” diyeni unutamazsın. unutturmazlar.

yüzünü avuçlarının arasına alıp öpen birini unutamazsın. unutturmazlar.

senden ”en hüzünlü şarkım” diye bahseden birini unutamazsın. unutturmazlar.

sana ”içimin ağlayan çocuğu” diyen birini unutamazsın. unutturmazlar.

karnına başını koyup ağladığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

”sesini süt ile yıkamışlar sanki.” dediğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

boynuna şiirler fısıldadığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

eline kalbine koyup ”gök gürültüsü gibi” diyen birini unutamazsın. unutturmazlar.

bir kitapta aynı yerleri çizdiğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

yalnız birini görünce ellerini bırakan birini unutamazsın. unutturmazlar.

yazmasını boynuna doladığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

herkese ”hayat ulan” diye bahsettiğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

dizlerinden öpüp ”hep benimle yürü” dediğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

senin için nar çiçeği kurutan birini unutamazsın. unutturmazlar.

karşına otursa bile sana özlemle bakan birini unutamazsın. unutturmazlar.

hastayken elinde ıhlamurla kapını çalan birini unutamazsın. unutturmazlar.

içine atlet giyip giymediği soran birini unutamazsın. unutturmazlar.

aynana ”hep böyle kal” diye not bırakan birini unutamazsın. unutturmazlar.

sevişirken odalardan taştığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

senin evine anahtarla girmesini istediğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

her gün başka bir çiçek ismiyle çağırdığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

deniz kenarında ”denizim sensin” diyen birini unutamazsın. unutturmazlar.

özlediğini söylerken başını öne eğdiğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

”üzgün şiirler yazma artık” diyen birini unutamazsın. unutturmazlar.

şarap içerken gülümseyerek izlediğiniz birini unutamazsınız. unutturmazlar.

sen masaya şarabı koyduğunda ışıkları söndüreni unutamazsın. unutturmazlar.

yatak varken kanepede uyuduğun birini unutamazsın. unutturmazlar.

tom waits dinlerken öpüştüğün birini unutamazsın. unutturmazlar.

sen bir şeyler yazarken sana arkadan sarılan birini unutamazsın. unutturmazlar.

erkan oğur dinlerken beraber ağladığınız birini unutamazsınız. unutturmazlar.

parmak uçlarınızla yüzünde gezindiğiniz birini unutamazsınız. unutturmazlar.

elini kalbine koyup ”memleketim” dediğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

gömleğinin düğmelerini iliklerken seni öpen birini unutamazsın. unutturmazlar.

seninle bağıra çağıra şarkı söyleyen birini unutamazsın. unutturmazlar.

yağmur yağarken terminalde beklediğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

çay bahçesine oturup iki simitle doyduğun birini unutamazsın. unutturmazlar.

saçlarını yüzünden alıp sırtına doğru attığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

kendisine şiir okurken saçlarını okşayan birini unutamazsın. unutturmazlar.

öperken gözlerini kapattığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

sabah kalktığın seni izlediğini gördüğün birini unutamazsın. unutturmazlar.

kapı eşiğine karşılıklı oturup sigara içtiğin birini unutamazsın. unutturmazlar.

saçlarını örerken ensesinden öptüğün birini unutamazsın. unutturmazlar.

sarhoşken saatlerce yüzüne baktığın birini unutamazsın. unutturmazlar.

sen uyurken askıdaki gömleğine karanfil koyanı unutamazsın. unutturmazlar.

su içerken boğazından geçişini izlediğiniz birini unutamazsınız. unutturmazlar.

kendisi için balkona sandalye taşıdığınız birini unutamazsınız. unutturmazlar.

yanındayken avuç içlerinizin terlediği birini unutamazsınız. unutturmazlar.

gözlerine bakıp ”güz yağmurum” dediğiniz birini unutamazsınız. unutturmazlar.

rakı içip sabahlara kadar güldüğünüz birini unutamazsınız. unutturmazlar…

(Sözleri ne kadar doğrudur ne kadar düzgündür bilemedim güvenemedim ama… Sözsüz dahi yüreği kor eden, sonra tekrar var eden, sonra tekrar kor eden, sonra tekrar var eden… Böylece bir döngü yaratan parçalardan…)

Omidam Ra Magir Az Man Khodaya
Dele Tange Mara Mashkan Khodaya
Man Door Az Ashiyanam,Sar Be Asemanam
Bi Nasibo Khaste,Mandam Joda Ze Yaran
Az Ballaye Toofan,Balle Man Shekaste
Omidam Ra Magir Az Man Khodaya
Dele Tange Mara Mashkan Khodaya

Az Harire Delam Rafte Range Havas
Darde Khod Be Ke Gooyam Dar Daroone Ghanas?
Bah ke Dsate Ghaza Baste Paye Mara
Rooz O Shab Ze Galooyam Nalle Khizato Bass
Mizanam Faryad… Harche Bada bad…
Vay az in tufan.Vay az in Bidad

Omidam Ra Magir Az Man Khodaya
Dele Tange Mara Mashkan Khodaya
Man Door Az Ashiyanam,Sar Be Asemanam
Bi Nasibo Khaste,Mandam Joda Ze Yaran
Az Ballaye Toofan,Balle Man Shekaste

Az Harire Delam Rafte Range Havas
Darde Khod Be Ke Gooyam Dar Daroone Ghanas?
Bah ke Dsate Ghaza Baste Paye Mara:
Rooz O Shab Ze Galooyam Nalle Khizato Bass
Mizanam Faryad… Harche Bada bad…
Vay az in tufan.Vay az in Bidad

——————————————————————————

Benim ümidimi benden alma Allah’ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah’ım
Ben yuvamdan ayrıyım,başım gök yönünde
Yararım yok,yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtananın belası yüzünden kanatlarım kırılmış
Benim ümidimi benden alma Allah’ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah’ım

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryad ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan… Aman bu adaletsizlikten…

Benim ümidimi benden alma Allah’ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah’ım
Ben yuvamdan ayrıyım,başım gök yönünde
Yararım yok,yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtananın belası yüzünden kanatlarım kırılmış

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryad ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan… Aman bu adaletsizlikten…

"Ben bu filmi defalarca çektim. Gece rüyalarımda, hayal kurarken… Ama sana bir türlü kavuşamadım. Ne rüyalarımda ne de hayal kurarken…

Hepimiz aynı rüyayı gördük. Başkasının anlaması mümkün değil. Başka bir lisanla anlatmak gerekirse; bizim devrimiz çoktan kapanmış arkadaşlar. Çoktan…”

(Replik nereden bilmiyorum, anlattığı ve can yaktığı kesin. Fotoğraf 1900 Efsanesi filminden, tavsiyedir. Repliği bilene ve filmi getirene 100 sakız veriyorum.)

"Ben bu filmi defalarca çektim. Gece rüyalarımda, hayal kurarken… Ama sana bir türlü kavuşamadım. Ne rüyalarımda ne de hayal kurarken…

Hepimiz aynı rüyayı gördük. Başkasının anlaması mümkün değil. Başka bir lisanla anlatmak gerekirse; bizim devrimiz çoktan kapanmış arkadaşlar. Çoktan…”

(Replik nereden bilmiyorum, anlattığı ve can yaktığı kesin. Fotoğraf 1900 Efsanesi filminden, tavsiyedir. Repliği bilene ve filmi getirene 100 sakız veriyorum.)

(Vasiyetimdir’lerden ikincisi, birincisi burada, gömülme durumumda -er ya da geç- bu parçanın sözleri okunsun. Ya da bizzat Adem Oslu gelmek isterse gelsin, hani şu filmlerde yakınlarının arkasından konuşma yaparlar falan, bu sözlerle o konuşmayı yapsın, anlatsın, anlatsın, anlatsın… İçimde dönen dünya budur, bu dünya ile gömün.)


Neden mi daha sert? Anlatayım dur, çünkü kitaba uymamıştı hiçbir kul! -HİÇ!- Hayatın ağırlığını gördüm, hayattan elimi çektiğimde tüm insanlık öldü… Adımdan utandım bak işte; anlamıysa “insan” aldatan da “insan”… Tek selama kelle verirdim, şimdi tek kelam edenle kavga küfür demlenir! Sizi bana sayıyla mı verdiler? Kes! Kes, kanım aktıkça geldiler! Kükürt tadında rüyalar bıraktınız ve umut çöplüğünde en çok atık benden… "Artık bakış açımda ayrı hizalar, umrumun sınırlarında değil kimse!" inanmam!!! Yalan, o da yalan! Biliyorum ki yarın olduğunda aynı adem aynı inançla…

"Dur," dedim "insan, bu kadar yeterli…". Olmadı… Oyunlar oynadıkça doymadı. Ben de oturduğum yerde duramadım, karşılık verince suçlu bendim, oynayın! Pandemonium benim yerim! Çıkış yok bu yalandan ve evrenin dibindeyim… Cedric olup hep 8 yaşında kalmak istedim, sahte çizgilerde gözlerim. Bak, zamanı fakir kıldı insan. Şu üstünde yazanlarla daha dürüsttü sigaram! Sonu gelmeyen bir girdap, her suratta siyahlık ve ifadeler timsah. "Artık bakış açımda ayrı hizalar, umrumun sınırlarında değil kimse!" inanmam!!! Yalan, o da yalan! Biliyorum ki yarın olduğunda aynı adem aynı inançla…

Aynı adem, aynı inançla!..