Benim dedem derdi, dermiş diyelim çünkü ben dedemi görmedim, "boğaz boğum boğumdur" diye bir dedesözü. Atasözlerinde geçiyordur belki hiç araştırmadım, sözü çok duydum annemden. Yeni şeyler gördükçe duydukça dinledikçe birisinden benzer bir şey duydum "bin düşün bir yaz" şeklinde, iki laf da aynı kapının anahtarı aslında. Çoğu zaman düşünüp arada sırada düşündüklerimi buraya düşüreyim dedim... Ben kim miyim? Hiç kimse ve de herkes.
Catching Elephant is a theme by Andy Taylor
Erdal Beşikçioğlu: Behzat Ç. bitmedi tabi. Geçen gün Serdar Akar’la konuşuyoruz, sohbet ediyoruz yine. Serdar Abi dedim yani televizyonda Behzat Ç. bitti ve hakikaten yani televizyonda özgür bir söylem içinde olmamız çok güç. Sebebi de çok açık yani. Televizyon kanalları yeterince özgür kanallar değil yani RTÜK denilen bir hikaye var, bir mevzuata göre hareket etmek zorundasınız. Ve o yüzden de zaten bizim orada istediğimiz işi yapmamız mümkün değil. Ama süpermarketlerde dedim sekiz salonlu on salonlu sinemalar var yani. Bütün bir yıl bir salonu bize tahsis etsinler, biz her yıl yani bir tane Behzat Ç. filmi o salonda olalım. Yani o yıl içerisinde her aydan bahsediyorum. Ayda bir tane Behzat Ç.‘yi çekelim. Sinema salonlarında seyirciyle buluşturalım. Bu da bir ritüel olsun. “-Nereye gidiyorsun? -Behzat Ç.’ye gidiyoruz.” diye sinemalara gelsinler.
Eyvallah Amirim. Eyvallah…
@muratakonline (Murat Ak) ile odanın kalitesizliğinde sohbetimiz, muhabbetimiz. Affola.
Kalmadı o eski düşler
Bu boyu aştı bu işler
Önümde ardımda piçler
Güldü halime
Bilsen kimlerle dalaştım
İtle köpekle dolaştım
Kaçtım yanına yanaştım
Etme tek kelime
Deme tek kelime
Etme tek kelime
Yorma kendini hiç yoktan
Vaziyet inan ki boktan
Yanıma yaklaş yavaştan
Sarıl derdime
Sarıl derdime
Sarıl derdime
Ayaklarımın yorulduğunu hissediyorum. Kalbimin yorgunluğunun yanında ne ki? Doğduğum günden beridir yürüyorum. Döndüğüm her kavşakta, buraya ahenkli olsun diye “bir yavşakla karşılaştım” eklenilebilir elbette ama eklemeyeceğim, çarpışmalara maruz kaldım. Tabi bu çarpışmalar filmlerde gördüğümüz üniversiteli öğrencilerin elleri kitap ruhları bitap çarpışmalarından olmadı hiçbir zaman. Olmasını da istemezdim. Klişeleri yaşamak çok sıkıcı geliyor artık çünkü. Size de öyle gelmiyor mu? Bu yüzden artık bayramlar eski bayramlar değil, öyle değil mi?
Yere düşüşleri, ayağa kalkışlarıyla koca bir ömrü harcayıp gidiyoruz. Bu düşüşler ve kalkışlar olmasa insanlığımızdan bahsedemezdik sanırım orası ayrı konu. Hep düşüşler olacak, hep ayağa kalkışlar olacaktır. Ayağa kaldıran saçların sağ olsun var olsun. Eskiden, eskileri çok fazla unuturum ama hatırladığım şeylerin de hatırı sayılır bir yeri vardır bende, kelebek etkisinden dem vururdum sürekli. -Kelebek etkisinin ne olduğundan bahsetmeyeceğim.- Artık devir değişti. Garcia etkisine evrildim ben de yavaş ve sağlam adımlarla. Bir olayla ilgili olumlu ya da olumsuz durumun diğer öğelere de yansımasıdır garcia etkisi, böyle tanımlarlar. Şimdi düşünüyorum da, saçından dünyaya anlam katabilirim. Kafamın içine mutlu sonla biten masallar katan kadın… Hepsi mutlu sonla bitmek zorunda mı? Artık öyle olsun, öyle istiyorum, ekranları başındaki 70 milyon bizleri takip ediyor. Yakında 75 milyon olacakmışız, o 5 milyon da bizi izleyecek. O halde bu kadar insanın yüzünü yere düşürmeyelim. Kendimiz için değilse bile, onlar için bunu yapmak boynumuzun borcudur.
Saçınla uyumak güzel, saçınla uyanmak güzel. Yeni güne saçınla başlamak güzel. Gün içinde yüzüm düştüğü anda saçınla kendime gelmek güzel. Kendime geldiğim anda içimi kaplayan huzur saçlarınla güzel. Bu huzurla yaptığım her şey seninle güzel. Okumak seninle güzel, okuyom ben ya. Planlar yapmak, hayatı yaşamak güzel. Bu şehrin her bir sarısının senin saçlarını referans alıp gözüme güzel görünmesi ayrı güzel. İç Anadolu’nun bozkırının buğday sarısı da güzel. Ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili olması da pek tabii saçlarınla doğrudan ilişkili, o da güzel. Dünya, bütün pisliğine iğrençliğine rağmen seninle yaşanabilir, seninle güzel. Saçından dünyaya anlam… Bakın işte Garcia etkisi…
Eylül: Bütün bunlara nasıl dayanıyorsun Behzat?
Behzat Ç.: Bilmiyorum… Belki bilsem dayanamazdım…
Yerin altından. Yerin dibinden. Pandemonium belki.
-Atilla Çapraz. Yol dadaisti. Kendisine “Renksiz Çapraz” diyor. Sokaklarda “AX” lakabıyla anılıyor. Bir nevi filozof.-
Üçüncü sayısında OT Dergisi’nin, bu abimize rastlayacağımı tahmin etmezdim. Atilla Çapraz, yazıyor. Tek gözünü 3 yaşındayken kaybetmiş, Karaçalı dikeni yüzünden. Soruyor; “Sağ gözümde mi daha çok günah var, sol gözümde mi?”… Dergide, sadece İstanbul‘un ilçelerinde duvarlara, kaldırımlara yazdığından bahsedilmiş. Eksik bahsedilmiş. Eğer Ankara’daysanız; Ulus’ta, Kızılay’da falan AX’ten yazılar görmeniz mümkün.
Bir gün Kızılay’dan eve dönmek için otobüs durağında bekliyordum. Sonra durağa birisi geldi, etrafa bakındı bir süre. Yere eğildi ve yazmaya başladı. Hayret ne ola ki demeye kalmadan kalktı ve oradan uzaklaştı. Yazdığı şeyi tam hatırlamasam da, yaklaşık olarak şu şekildeydi: “Parayı Napolyon buldu.”. Evet cümle buydu. Bir tane de soru cümlesi vardı yanında ama unuttum. Daha sonra sürekli görmeye başladım buna benzer yazıları. YKM’nin önünde, otobüs duraklarında, duvarlarda, Ulus Heykeli’nin önündeki taş bloklarda…
O “birisi“ni dergide görmek… Keşke muhabbet etseydim onu reelde gördüğüm an diyorum şimdi. Ve böyle düşündüğüm için kendime iki tokat savurdum; birisiyle konuşmak için illa dergiye falan mı konu olması lazım?
“Nurol’un taşınmasıyla birlikte, o uçuruma özenen yokuşun sonundaki gecekonduda yapayalnız kaldım. Henüz keşfedilmemişken nesli tükenen hayvanlar kadar yalnızdım orada. Hindistan ormanlarındaki fil seyisleri kadar yalnızdım. İnsan Ankara’da yalnız kaldığı zaman, yanlış yerde yalnız kaldığı hissine kapılıyor. Çünkü Ankara her şeyden evvel arkadaşlıktır.”
Yeni sayı çıktı ya la…
Ve evet, yine söylemeyi aklımın ucundan geçirmeyi bile düşünmediğim cümleleri söylemek istiyormuşum gibi anlayıp; söylemek istediğim bütün hissiyatımı, söylemeyi aklımın ucundan geçirmeyi bile düşünmediğim şekilde anlayan insanlar ömrümden ömür götürüyorlar. Allah’ım sen aklımı koru.
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu
kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil
Benim onu sevmemin nasıl bir mucize olduğunu bilmiyor. Belki de sıradan ve vasıfsız bir şey gibi görüyor bunu. O da haklı. Neredeyse tanıyan herkes sevmiş onu. Farklı boyutlarda elbet. Ama bir şekilde sevmiş. Zaten onu birazcık tanıyan birinin kayıtsız kalması, sıradan biri gibi davranması mümkün değil. Fakat ben ne yapabilirim? Anlatamıyorum. Anlatamamamın sıkıntısı içimdeki telaşı kat be kat artırıyor… Seni en çok ben seviyorum desem, en başka ben seviyorum ve en başta, herkesten çok, en çok, en… Ne en? İçimden geçenleri bilse koşup boynuma sarılır. Oysa sadece anlatabildiğim kadarını biliyor. Anlatabildiğim kadarını… Anlatabildiğim kadarıyla ne yapılabilir? Birer çay içilebilir belki. Belki de eski bir bankta birer bira… Kırmızı Tuborg… Gazeteye sarılı.. Ben de ona sarılabilsem… Anlatamadıklarımı anlar mı o zaman?..
Ben Allah’a ne yaptım Azize?
1)
Ben senin gözlerinden giderken sırtımda
yaralı Rabbimi (t)aşıyordum Azize.
Benim cennettim mi kaldı?
Bana bir cehennem mi bıraktılar sanki?
Savaşlar izlemedim
Savaşlarla g/izlendim…
Ben herkesin öldürdüğüyüm Azize.
Ben herkesin barışla bıçakladığı adaletim işte…
2)
Annem ekmeğin arasına salça sürer sokağa yollardı
Ağzımda salçalı ekmek kırıntıları
Cami avlularında beş taş oynardım
Yaka Meram’da büyüsün diye otobüslere verilen bu çocuk
Küçülmüş dönerdi evine, çünkü büyümek için kışlar lazımdı.
Kışları da okula gönderilince büyümedim haliyle, yayıldım…
Herkes okuyup ne oluyorsa ben de o olmayayım diye okumadım,
Sana kadar cepleri kum dolu, elleri park kokusu, ayakları top…
Senden sonra kışlar Azize
Senden sonra al kışlar geçirdim…
Aslanlar “bir emrin var mı abi?” diyen uşaklar artık.
Şimdi insan ekmeğin ağzında…
O yüzden herkes birbirinin ağzına bakıyor Azize…
Herkes birbirinin ağzıyla konuşuyor
Ve herkes birbirine benziyor.
3)
Ben…
Yabancıyım
Kimsenin ağzına bakamayacak kadar…
Ben geceleri Tarlabaşı’yım….
Benim yaşadığımı ispatlayacak tek delil “Merkezefendi” Azize…
41.sokak
Gece gel ama…
Sokağa bak anlarsın beni…
Sarı ışıkların dövdüğü dar bir sokakta kendisinden kazak ören
Kendisini giyinen
Sonra gidip cemaatlerin içinde kendisini soyunan beni
Anlarsın.
kovuldum tenden…
Dualarımı kabul etmesin diye Tanrının kapısında ellerimi çaldırdım
Anarşistlerden Rufai zikirlerine kadar nasıl bir çaldırma ise bu?
“Kahrolsun devlet yaşasın toplum” derdim ama
Ne devlet ne toplum
Sadece bir keçi, bir ağaç, biraz da su…
Tek isteğim bu!
4)
Azize
Bütün çocukları sevdim halbuki
Sokak çocukları…
Ev çocukları…
Orospu çocuklarına dek…
Niye mi?
Onlar olduğu gibi bizse ne değilsek oyuz
Bizler artık siyasiyiz Azize
Bizler artık “insanlar ne der”iz…
Bir insan kendisine ha bire ezan okur mu?
Ben okuyorum Azize…
Madem Allahuekber!
Öyleyse herkesin eteğindeki bu kebiri defterlerde neyin nesi?
Herkes neyin hesabını tutuyor Azize?
Ben unutmak istiyorum anlıyor musun?
Babaların banka borcu ile Bağdat’a düşen bombalar arasında ne fark vardı ki?
İkisi de bomba değil mi?
İkisi de ailelere düştüğü zaman…
Laubali şehir insanlarını
Hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaya zorlamalarını unutmak istiyorum
Bir de işin içine yasalar ve polisler…
Kapımın önüne çöp döken komşum
“Çöpümü kirletme sakın” diyor
“Olur” diyorum.
Hep sağ koluma bakıyorlar Azize
Sağ kolumda bir bıçak yarası
Herkes bir sokak kavgasında oldu sanıyor
Oysa o bıçağı koluma vuran kimdi biliyor musun?
İşte unutmaya oradan başlamak istiyorum.
Kızma bana olur mu Azize?
5)
Artık ağzımda her şeyin kokusu var
Yalanın kokusu var mesela
Cesetler bile bu kadar iğrenç kokmaz
Şehrin mezarlıklarına dudaklarını kesip atan bir adam neyin şarkısını söyleyebilir ki?
Çürümüş bir köpeğin dişlerine bakarak tebessüm eden elçi, neredeyim ben?
İnci gibi dişlerle küfretmekten kalbim çürüdü…
Ah
Ben kimin ümmetiyim?
6)
Ölülerin arkasından konuşulmaz derler hâlbuki
Peki, ölülere sırt dönülerek yaşanır mı?
Herkesin arkasında bir ölü…
Geleceğe bakmak lazımmış; öyle derler bir de…
Gelecek gelmeyecek işte
Neden mi Azize?
Geçmiş geçmiyor da ondan.
Geçmiyor; çünkü zaman değildir geçip giden, Azize
Geçip giden insandır!
dönüp duran mevsimler değil
dönüp duran mekandır!
Beni zamanla karıştırma beni zamana karıştır.
Göreceksin zaman dediğin hareketten ibaretmiş!
Ayaklarımın altına neden iman ettiğimi o zaman anlayacaksın!
7)
Hani bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterirmiş ya
Bana bir tane doğru göster Azize
Hadi “şu doğru” de.
Bütün doğrular yanlışların altına düşülmüş bir çizgi nasılsa…
Bana bir yanlışın zıddı olmayan bir doğru göster.
Bana öyle bir şey söyle ki, bana hayat versin Azize
Bıktım hayatımı vermekten kelimelere…
Dünya kurtulsun diye yürümekten bıktım
Bıktım ideolojilerden, dinlerden ve sabırdan…
İsyana da inanmıyorum.
Ben kırıldım Azize
“Ezilenler” deme bana, seslenme içimdeki Hüseyin’e ne olur
Bunlar birbirini üretmek için birbirine bağlı iki kürek mahkumu
Ben bu sandalı nehirlerle terkedip kendimi kuyulara bırakmak istiyorum!
8)
Ben Allah’a ne yaptım Azize?
Ne yaptım da “var”ım ben? Ah bir bilsem….
Ben “varsam” eğer sor benim için
Çünkü ben artık onunla konuşmuyorum.
Ben artık onunla susuyorum.
9)
Ah Azize…
Beni gömmek için senin sırtına kum atacaklar diye çaldım cesedimi senden
Suçu üzerime attım.
Artık kendime gömülebilirim.
Mezarıma gelirsen eğer Azize, çocuklarını da getir olur mu?
Bilirsin ben çocukları çok severim…
Mezarımdaki tüm taşları çocuklarına ver Azize
Lazım olacak büyürken onlara…
03 Şubat Perşembe
04:18
Kadir Bal
“Zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.” Ah Muhsin Ünlü
____________________________________________
En iyi film ödülü: Sen Aydınlatırsın Geceyi | Onur Ünlü
Artık giderek dünya insanları bana birer fabrika ürünü gibi görünüyor. Tabii bu çok sert bir yargı. İnsanları tanımadan önce kullanılabilecek bir yargı.
Kimi zaman dik durmak için siktir çekmeyi bilmeliyiz.